Buca’da Kaosun, Yıkımın ve Kirliliğin Hükmüyle Yaşamak!
Tüm yolların kum ve çakıl dolu yarıklarla kaplı olduğu, adeta “cehennemi” yaşadığımız bu dönem kadar beni zıvanadan çıkartan başka bir zaman dilimi olmadı.
Dibimizde bir savaş var; komşumuz İran inanılmaz bir direnç gösteriyor, Amerika ve İsrail yeniliyor. Yıkım artık İsrail’in her kentinde hissediliyor ve tarihte ilk defa İsrail halkı çaresizce sığınaklarda yaşamak zorunda kalıyor. Bizler her gün bu küresel meselelere dikkat çekmek istesek de Buca’yı yönetenler buna izin vermiyor. Zira bize reva görülen bu “çılgınca” yaşam koşulları, ister istemez bizi kendi kentimizin dertlerine hapsediyor.
Yağmurda tatile çıkan, temizliği ve doğayı iradesiz bırakan bir anlayışla karşı karşıyız. Yasa koruyucular isteksiz; yalan, dolan ve talan şimdilik yargının gündemine girmiyor. Oysa her şey gün gibi ortada: Şehir, bir grup siyaseten ahlaksız insanın elinde adeta “kürek cezasına” mahkûm edilmiş durumda. Bu şehir için sorumluluk alması gereken kurumlar ise sanki toplu hastalıkların çıkmasını bekliyor gibi…
Gerçekten yoruldum. Kimi görsem “Şu konuya el at, bu konuyu yaz” gibi serzenişlerle karşılaşıyorum. Kentin tüm konteynerleri vıcık vıcık; hastalık ve mikrop saçıyor. Şehrin insanları bu pis kokuya razı gelmiş durumda. Bazen kendime, “Bak Atilla, yazıyorsun ama kimin için? Birçok kez tehdit edildin; otur yerine, sus, konuşma” diyorum. Ama olmuyor, gerçekten olmuyor; susamıyorum.
Umarım en yakın zamanda bu kentten ayrılır, başka bir yere giderim; artık bunun planlarını kuruyorum. Bir yanda trafik, bir yanda çöp yığınları… Ama inanın bana, çocuk parklarının o içler acısı durumu beni hepsinden çok üzüyor.
Çok üzgünüm, yorgunum. Her zaman söylüyorum: Buca bunların hiçbirini hak etmiyor.