Sayfa Seç

Buca Cezaevi Tünel Sürgünü – I

Buca Cezaevi Tünel Sürgünü – I

Tam olarak 41 yıl önce yaşanmış bir hikâye…

Yirmi yaşıma yeni girmiştim.
Bir sürgün hikâyesini, bugün sizinle paylaşmak istiyorum.
Umarım okurken sıkılmazsınız.

Buca Cezaevi’nden Adıyaman’a yapılan sürgün yolculuğumuz tam 10 gün sürdü.
41. yılında geriye dönüp baktığımda şunu çok net söyleyebilirim:
Eğer bugün aynı koşullar tekrar yaşansaydı, büyük ihtimalle hayatta kalamazdım.

Bu sürgünde aramızdan ayrılan devrimci kardeşlerimi, bugün özlemle anıyorum.

Bu yolculuğa tanıklık eden, bunu yaşayan arkadaşlarımın yiğitliğini anlatmaya kalksam; sayfalar yetmez, kalemler ağlar.

Bana göre bu sürgün efsanevi bir hikâyedir ve mutlaka yazılmalıydı. Daha önce yazan oldu mu bilmiyorum. Bugün sürgünde birlikte olduğumuz arkadaşlardan yalnızca iki kişiyle hâlâ görüşebiliyorum. Diğer yoldaşlarımın akıbetini bilmiyorum; yaşıyorlar mı, neredeler, ne yapıyorlar…

Hepsine buradan kucak dolusu selamlarımı, hasretimi yolluyorum.

GİZLİLİK VE BELİRSİZLİK

Öncelikle şunu özellikle belirtmek istiyorum:

Sürgün başladığında nereye gönderileceğimiz gizli tutulmuştu.
Adalet Bakanlığı, güvenlik gerekçesiyle gizlilik kararı almıştı. Doğal olarak bizlerin nereye gideceği konusunda en ufak bir fikri yoktu.

Bu sürgünü benimle birlikte yaşayan ve bugün hâlâ görüştüğüm iki arkadaşım şunlardır:

  • Turgut Kıldıç – DK davasından yargılanan (Kasabalılar diye bilinir)
  • Haluk Yücel – TKP-ML / TİKKO davasından yargılanan

Şimdi anlatmaya başlayalım.
Yazı uzun olacak; muhtemelen birkaç bölüm sürecek.

TÜNEL

1979 yılında, kardeşimle birlikte Alsancak’ta bir kapıcı dairesinde gözaltına alınmıştık.

Cezaevine ilk girdiğim gün, yatma saatine yakın, yerden gelen hafif sesler duydum. Aralıklı ama sürekliliği olan seslerdi. Bir anlam veremedim. Kimseye sormadım; belki de aklıma gelmedi.

Bir süre sonra, üçüncü koğuşta (hücre sistemi) tuhaf bir hareketlilik fark ettim. Odalarda gizli toplantılar yapılıyordu. Zamanla olayın çok gizli tutulduğunu anladım.

Ben yaklaşık 37 kişilik TKP-ML davasının bir numaralı ismiydim. Potansiyel cezamın yüksek olacağını bildiklerinden, bana daha önce tünelin kazıldığını ve bitirildiğini söylediler. Ancak idarenin fark etme ihtimali nedeniyle tünelin uzatılmak zorunda kaldığını da eklediler.

Buca Cezaevi’nin eski tel örgülerinin duvarlara ne kadar yakın olduğunu eskiler bilir. Sonradan tel örgüler, İsmail Göksel abinin bağı da içine alınarak yaklaşık yüz metre ileriye çekildi.

Böylece tünel kazma işi adeta yeniden başlamış oldu.
Daha temkinli, daha az mesaiyle…

Tünelde fiilen kimlerin çalıştığını sormayın; isim vermem doğru olmaz.

AÇIĞA ÇIKIŞ

Tünel kazma işi devam ederken, Sakarya’da bir grubun yakalandığı ve ifadelerinde “Buca Cezaevi’nde tünel kazılıyor, yoldaşlar kaçırılacak” şeklinde gazetelere haber düştüğü ortaya çıktı.

Oysa tünel neredeyse bitmişti.

Kaçış hazırlıkları başlamıştı:
Eşyalarını geride kalanlara teslim edenler, ailelerine mektuplar yazanlar…

Tam bu sırada inanılmaz bir şey oldu.

Günlerce, yağmur hiç durmadan yağdı. Gök delinmiş gibiydi.

İdare, Sakarya’daki haberler nedeniyle tel örgüleri bugünkü yerine çekti. Bu da tünelin uzamasını zorunlu kıldı. Üstelik yumuşak toprak şartları her şeyi daha da zorlaştırdı.

Bir gece, ağır tonajlı askerî araçlar devriye atarken, REO dediğimiz askerî kamyonun arka lastiklerinden biri bir çukura saplandı. Aracı kullanan asker, çöküntüyü fark edince toprağın altındaki ışıkları gördü.

Sıralı kablolara bağlı, yanan ampuller…

Ortada büyük bir panik oldu ama fark ettirmemek için sessiz hareket ettiler.

Ancak stratejik bir hata yaptılar.

Biz bu hatayı fark ettik ve kaçış girişiminin durdurulmasına karar verildi.

KUŞATMA

Size şöyle tarif edeyim:

Buca Belediye binasının yanındaki taksi durağına arkanızı verin, karşı sokağa girin. Bir ara, futbolcu Ethem Yıldız’ın çay ocağının tam karşısına polis siper kazdı.

Yani açıkça:
Çıkanı vuracaklardı.

Hem dışarıdan, hem içeriden bu hazırlığı görebiliyorduk.

Tam bir ay boyunca onlar siperde, biz içeride bekledik.

Sonunda siyasi koğuşları — ikinci ve üçüncü koğuşu — bastılar.
Onlar havalandırmayı işgal edince, biz de koğuş kapılarına barikatlar kurduk.

Uzun müzakerelerden sonra teslim olmayacağımızı söyledik.

Önce sis bombaları atıldı. Ardından camlar, barikatlar kırıldı ve içeri girdiler. Göz gözü görmüyordu.

Yüzlerce jandarma…
Ellerinde coplar, sis bombası atan tüfekler…

Bizim karşılık verecek hiçbir şeyimiz yoktu.

Saatler sonra, bizi teslim alıp havalandırmaya çıkardılar.

Şimdilik bu kadar.

Devamını yazabilir miyim bilmiyorum ama bu hikâyeyi bitirmek istiyorum.

Yazar hakkında