Kimler ülkeyi Çökertti?
Hangi sosyal yapılar,
hangi odaklar,
hangi gruplar bir araya geldi, kol kola yürüdü?
Bu soruları yeniden ve soğukkanlı biçimde sormak zorundayız.
Çünkü çöküş süreci büyük ölçüde tamamlandı ve belirsiz bir gelecek artık kapımıza dayanmış durumda. Bu çöküşten çıkmak mümkün müdür? Evet, mümkündür. Ancak bunun için önce şu soruya dürüstçe cevap vermeliyiz:
Bu çöküş nasıl başladı ve kimler bu sürece destek oldu?
Kim dosttu, kim yanlıştaydı; bunu ayırt etmeden çöküşü tersine çevirmek mümkün değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucu değerlerine karşıt tutumların tarihsel bir sürekliliği vardır. Bu sürekliliği, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne uzanan bir döngü içinde okumak gerekir.
Çöküş sürecinde etkili olan başlıca toplumsal ve siyasal hatlar şunlardır:
- Radikal ve uç siyasal yapılar
- Reformist–liberal çizgiye savrulmuş sol anlayışlar
- Dini siyasallaştıran çıkar odakları
- Kimliğini ideolojik sorgulama yerine aidiyet üzerinden kuran milliyetçi yapılar
- İnanç dernekleri üzerinden güç devşiren mezhepçi oluşumlar
- Etnik kimliği siyasetin merkezine yerleştiren hareketler ve partiler
Sevgili dostlar,
Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar yaşanan pek çok karşı çıkış ve ayaklanma, küresel güçlerin müdahale alanı bulduğu zeminler üzerinden şekillenmiştir. Bu tür kırılma anları, dış müdahaleler için her zaman fırsat üretmiştir.
Tarihsel örnekler ortadadır.
Önce “Ermeni meselesi” üzerinden uluslararası bir baskı ve ayrıştırma zemini yaratılmıştır.
Ardından Şeyh Sait İsyanı ile feodal yapıların harekete geçirildiği bir dönem yaşanmıştır.
1938’de Dersim’de yaşananlar da, bölgesel güç ilişkileri ve dış etkilerden bağımsız okunamaz.
Bu süreçlerin ortak özelliği; Cumhuriyet’in merkezî yapısını, toplumsal bütünlüğünü ve ortak yurttaşlık fikrini zayıflatmaya yönelmiş olmalarıdır.
Yakın tarihte ise bu çöküş hattı iki ana kırılma üzerinden derinleşmiştir:
- PKK üzerinden yürüyen silahlı çatışma süreci
- FETÖ yapılanmasıyla devletin kurumsal yapısının hedef alınması
Bu iki yapı, farklı araçlar kullansa da aynı sonucu üretmiştir: devlet kapasitesinin zayıflaması, toplumsal güvenin aşınması ve Cumhuriyet kurumlarının yıpratılması.
Bu süreçlerde yapılan en büyük hata; mağduriyet söylemleri üzerinden bu yapıların meşrulaştırılması ve yeterince sorgulanmamasıdır. Bu durum, dış müdahaleler açısından ciddi bir manevra alanı yaratmıştır.
Bugün gelinen noktada, CHP’nin yaşadığı ideolojik savrulma da bu genel tablodan bağımsız değildir. Parti içi dönüşümler, Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle bağın zayıflamasına yol açmıştır. Bu da yalnızca bir parti meselesi değil, daha geniş bir siyasal yön kaybının göstergesidir.
Sonuç olarak;
Hedef alınan yalnızca bir hükümet ya da bir dönem değildir.
Hedef; laik Cumhuriyet, ortak yurttaşlık fikri ve Atatürk milliyetçiliğidir.
Ancak unutulmamalıdır ki; Türk milletinin tarihsel direnci ve toplumsal hafızası küçümsenemez. Bu metanet hesaba katılmadan yapılan her siyasal hesap, er ya da geç boşa düşecektir.
Bu nedenle yapılması gereken;
duygusal tepkiler değil,
soğukkanlı bir yüzleşme,
tarihsel bilinç ve demokratik bir dirençtir.