Öyle Bir Geçer Zaman ki…
Sizi geçmişe, çocukluğumuza; çocukluktan gençliğe giden o yolculuğa, eski İzmir’e götürmek istiyorum.
Sizleri fazla sıkmadan anılarınızı hatırlamanıza yardımcı olabilir ve günümüzün sıkıntılı yıllarından biraz olsun uzaklaştırabilirsem, kendimi başarılı sayacağım.
Hatırlar mısınız; düdüklü şekerler vardı, horozun kafasına benzeyen… Sepetin çevresine dizilmiş seyyar satıcıların etrafını saran çocukları… Bilir misiniz, çoğu çocuk alamazdı; alanların almayanlara yalattığı o güzel kırmızı, mavi şekerleri… Şeker dolu çocukluk yılları… Öyle değil mi?
Peki mahallelerde kadınların su kavgaları?
Kova, bakraçların havada uçuştuğu o güzelim kavgalar nerede… Ah o yıllar!
Biz o zamanlar çocuktuk. Her mahallede çeşmeler vardı. Kadınlı kızlı sıraya girilir, kovalar dolar, sonra biz çocuklar çağrılırdı; eve taşırdık. İşin en enteresan yanı ise komşuların kovalarını daha çok taşımamızdı. Özellikle komşunun güzel kızları varsa, önce onların kovasını taşımak için birbirimize girerdik.
Su kavgaları daha çok iş dönüşüne denk gelirdi sanıyorum. Neden diyecekseniz; ne zaman su kavgaları çıksa evin babaları, yani büyükleri görünürdü. Kadınlar kavga ederken, onlar başları yerde, hiç karışmadan doğruca eve giderdi. Bakar mısınız zarafete, centilmenliğe…
Yani her sokak, her mahalle bir eğitim alanıydı; adeta bir üniversite…
Ya şaman kadınlara ne demeli…
Hastalananlara kurşun döken, çıkıkçı kadınlara…
Benim rahmetli annem; kim hastalansa ya da kim evlenecekse nazar değmesin diye tüm mahallenin kurşununu dökerdi. Tamamı kadınlardan oluşan, doğal şifacılar; bir Türk geleneğinin yaşayan temsilcileriydi.
Nerede o güzelim, mis kokulu kadınlar şimdi… Ağlasam gözyaşlarımı silecek annelerimiz nerede? Nerede o başı bağlı, tütün ve yemiş mağazalarında çalışan, tütün kokan kadınlar… Gelir mi o günler bir daha?
Diyelim mevsim kış…
Odun, kömür yakılan çocukluk yıllarımızda eve odun kömür geldi mi fellik fellik kaçardık; ara ki bulasın bizi… Ama komşuya odun kömür geldiğinde ilk biz giderdik taşımaya. Şimdi daha iyi anlıyorum: Meğer biz dayanışmayı daha çocukken öğrenmişiz.
Mahalle kavgalarının bile asaleti vardı.
Diyelim aşağı mahallenin çocuklarıyla karşılaştık; hır çıkacak, çoğumuzun bir yeri yırtılacak ya da yara alacağız… Hemen öncü biri çıkar, karşı tarafa:
“Hanginiz varsa, teke tek güreş yapalım. Pes eden yenilsin,” derdi.
Karşı taraf kabul eder, kimsenin burnu bile kanamadan kavga biterdi.
En ağır küfürlerimiz “eşeğin oğlu”, “hıyar yalancı” gibi masum laflardı. Zira biz sokaklarda öyle bir eğitim alırdık; doğaçlama, kendiliğinden…
Yazlık sinemalar vardı; benim yaşımdakiler iyi bilir.
Mahallenin büyükleri karar verir, hep beraber sinemaya gidilirdi. Sandalyeler doluysa yerlere kilimler serilir, öyle izlenirdi filmler. Soğuk, buz gibi gazozlar; arada şarkılar… Mavi boyalı sandalyeler… Adeta bir rüya…
Biz mahallenin veletleri daha çok gişenin önünde beklerdik. Bir abi bize bilet alsın diye saatlerce orada dururduk. Mutlaka bir abimiz bizi içeri alırdı. Film bitmek üzere olsa bile, büyük bir sevinçle dalardık sinemaya.
Yazlık sinemalı günler…
Bizim çokluğumuzun, birlikte olmanın en güzel günleriydi.
Tanıdığımız kızlara hava atmak için de şahane bir ortamdı.
Ne güzel günlerdi o günler…