Yağmurun Sesine Bak
İzmir’de yağmurlu bir günde Mithatpaşa Caddesi’nde yürümek…
Bunu tarif etmek zor; bunu yaşamak gerekir.
Rüzgârın savurduğu yağmur damlaları, asfaltın kokusu, tramvayın uğultusu ve denizden gelen serinlik birleşince ortaya yalnızca İzmir’e özgü bir atmosfer çıkar. O an insan, yürümekten çok hatırlamaya başlar.
Bugün siyaset yok. Belediyeler yok. Polemik yok.
Sadece şehir var, hafıza var ve yağmur var.
Yokuşları severim.
Kız Lisesi’nden Halil Rıfat Paşa’ya doğru tırmanıp, oradan eskilerin çok iyi bildiği 95’in Kahvesi’ne çıkmayı… Demli çayı yudumlarken eski günleri anmayı…
Orada çayın ve sigaranın tadı bile başkadır.
70’li yıllarda 95’in Kahvesi’nin bahçesinde nargile içilir, Körfez görünürdü. Saat Kulesi’nin yanında taksi dolmuşlar durur; Konak–Halil Rıfat Paşa hattı canlı bir hayat taşırdı.
Kemeraltı’na inen Çamlaraltı Kız Koleji öğrencileri çarşıyı bir anda renklendirirdi; sanki sokak bir defileye dönüşürdü.
Gerçekten de İzmirli olmak…
Bu şehirde gençlik yaşamak…
İnsan ile kentin böylesine uyum içinde olduğu bir başka yer var mıydı bilmiyorum.
Dik yokuşlu sokaklarda yazılama yaptığımız geceler, Kız Lisesi önünde bildiri dağıttığımız anlar hâlâ zihnimde canlıdır. Heyecan, cesaret ve gençlik iç içeydi.
Damlacık’tan aşağı inip Konak’ta kendini bulmak; Saat Kulesi çevresinde buluşan insanların arasına karışmak; oradan Hisarönü’ne doğru yürümek…
70’lerin İzmir’i böyleydi.
Bugün eski İzmir’i arıyoruz, evet.
Ama aradıkça hâlâ izlerini buluyorum:
bazı eski evlerde, kaldırımlarda, dik sokaklarda, tek tük kalmış yapılarında…
Ve yağmur…
İzmir’de yağmur insanı başka türlü sarhoş eder.
Bu şehirde yağmur mevsiminde aşk bile başkadır, kardeşim.